PROF. DR. AYŞE FERDA OCAKÇI
Ailede Demokrasi Olursa, Ülkede ve Dünyada Demokrasi Olur
Kadın hakları ve aile içi iletişim konulu konferanslarından tanıdığımız Ataşehirli Profesör Ayşe Ferda Ocakçı, bilginin yalnız üniversite içinde değil, kitlelerle paylaşılması için de özveriyle çalışan bir cumhuriyet kadını. Ülkesine aydın sorumluluğuyla sahip çıkan Ocakçı, demokrasinin ancak ailede öğrenilebileceğini ve tüm sorunların iletişimle aşılacağını dile getiriyor... Profesör Ocakçı ile sivil toplum, ailede iletişim ve Türkiye’nin gergin politik gündemini konuştuk.
Ataşehir’de, özellikle kadınlara ve gençlere verdiği konferanslardan tanıdığımız Prof. Dr. Ayşe Ferda Ocakçı, sorunları açık ve net olarak kitlelere aktaran, hitabet ve ikna gücüyle dinleyicilerin sempatisini kazanan bir bilim insanı... Sağlık ve iletişim alanındaki birikimini, Atatürk ilkeleriyle bütünleştirerek alçakgönüllü bir şekilde aktaran Ocakçı, kararlı ve umutlu bir aydınlanma eylemcisi.
Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Zeynep Kamil Sağlık Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Ayşe Ferda Ocakçı ile Ankara’dan Zonguldak ve İstanbul’a uzanan akademik yaşamı, kadın hakları, sivil toplum ve Türkiye’nin gerilimli politik gündemi hakkında sohbet ettik.
-Kendinizden kısaca söz eder misiniz?
8 Mart’ta doğdum, bunu çok önemsiyorum. Ankara’da üniversite mezunu bir annenin çocuğu olarak doğdum, bu da benim için çok anlamlı. Annemin yetişmemdeki rolü büyük. Ortaöğrenimimi TED Koleji’nde tamamladım. Hacettepe’yi bitirdim ve araştırma görevlisi olarak göreve başladım. Eşim de çocuk doktorudur. YÖK kadrosuzluğu nedeniyle Ankara’da kalmadık, Türkiye haritasını açtık ve kendimize yer seçtik. Daha önce 3 kez gittiğim Zonguldak’a gitmeye, hiç tereddüt etmeden karar verdik ve 22 yıl bu şehirde kaldık.
-Zonguldak’ta neler yaptınız?
Akademik kariyerime orada devam ettim. Orada Sağlık Yüksek Okulu’nu kurdum. Karaelmas Üniversitesi’nin kuruluşunda imzam var. 16 yıl çalıştıktan sonra doçentliğimi aldım. Bu 22 yılda dimdik ayakta kalmayı öğrendim. O zaman sendikacılığın en güçlü zamanıydı. Sivil toplum örgütlerinin güzelliğini orada gördüm. Eylemin önemini, ekip çalışmasının, birlikte hareket etmenin gerekliliğini orada öğrendim. Büyük şehirden gelen aydın bir kadının, dayak yiye yiye nasıl ayakta durması gerektiğini orada öğrendim. Zonguldak’ta güzel yıllarım geçti.
Zonguldak’ta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurdum ve başkanlığını yaptım. Eşimle birlikte sıkı bir Atatürkçü mücadele verdik. Büyük bir ailemiz oldu. Profesörlük gündeme gelince ayrılmak durumunda kaldık. Bazen sivri dilli olunca yöneticilerle geçinemiyorsunuz. Küçük sürtüşmelerimiz oldu, iyi de olmuş, “O zaman tamam artık İstanbul’a gidelim” dedik. Evimiz burada Ataşehir’deydi. Buraya taşındık.
“Profesörlük gelince Ataşehir’e taşındım”
Profesörlüğümü Marmara Üniversitesi’nde aldım. Branşım çocuk sağlığı hastalıkları, daha çok aile ve çocuk üzerine. Adolesan çağı yani ergenlik dönemi sorunları, aile içi çatışmalar ve okul sağlığı konularıyla ilgileniyorum. Yurt dışında pek çok yayınım var fakat daha çok yurt içinde çalışan çocuklarla ilgili çalışmalarım oldu. Eşimin çocuk doktoru olması da bunda etken diyebilirim. Aile deyince benim ailem çok geniş. Bu biyolojik bir aile değil, binlerce çocuğum, ablam kardeşim var.
-Konferanslarınızda bir bilim insanından daha çok, bir eylem insanı portresi çiziyorsunuz...
Bu özelliğimi rahmetli anneme borçluyum. Annem de sivil toplum örgütlerinde çok çalıştı. Çocukken bebekle oynamadım. Hep gündemin içinde, güncel siyasi haberlerin içinde yetiştim. ‘Süslü püslü ev kadını ol’ diye bir mesaj verilmedi bana, “Sen oku ve başarılı ol” dendi. Bunda Zonguldak’ın da etkisi var. Giderek kadınlara ve çocuklara yöneldim. Çünkü nerede ezilmiş, hakkı yenmiş, hakkını koruyamayan insanlar varsa, kendimi orada görüyorum. Kariyerim ve geldiğim noktanın bununla ilgisi olmakla birlikte, ezilenlerin hakkını korumak gibi kişisel bir yapım var.
-Sivil toplum örgütleriyle ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?
Sivil toplum örgütlerinin çeşitli toplantı ve konferanslarına çağrılıyorum. Bunların çoğunun konusu örgütlenmedir. Örgütlenme neden olmalıdır, nasıl olmalıdır... Tabii şimdi örgüt denince olumlu algılanıyor, geçmişte sıkıntılıydı. Örgütsüz, eylemsiz bir başarı yoktur. Aile bile örgüttür. Gizli ya da açık bir lider vardır. Bana göre bu lider kadın aslında ama, bu pek belli olmuyor. Ortak, demokratik bir yapı olarak aile bir örgüt. Bu örgütlenmeyi belirli bir hedefe, herkesin, insanlığın yararına toplarsak o zaman başarı elde ediliyor. Elbette, temel ilkeleri bozmadan, demokrat olmak şartıyla. Örgütlü çalışmanın çok doğru olduğuna inanıyorum.
-Türkiyedeki mevcut sivil toplum örgütlerinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok doğru görmüyorum, sivil toplum örgütlerinin yok olduğunu ya da insanların tutumunun sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Diyelim ki kadın hakları alanında kurulan bir örgüt bunu bağıra bağıra söylüyor, fakat giderek çay partileri düzenlemeye ya da sadece burs vermeye çekiliyor. Ben buna karşıyım, eğer bir düşünce örgütüyseniz bu düşünce doğrultusunda çalışmak, eylem yapmak zorundasınız. Tabii benim için tek düşünce Atatürkçü düşüncedir, Atatürk ilkeleridir. Bir kadın olarak yaşam biçimim Atatürk ilkeleri olmalıdır.
“Sivil toplum örgütlerine olan güven sarsıldı”
Bence örgütler yok edilmedi, ama insanlar örgütlere olan güvenini kaybetti. Herkes kendini kullanılmış hissetti. Bir baktık ki birinin arkasındayız, o zaman ordan çıkıp başka bir örgüte girdik, o da başka birinin peşinde... Birisinin peşine düştüğünüz zaman başarılı olunmaz. Geçen yılki eylemlerin hepsinde vardım, ama istediğim bu eylemler miydi bunu sorglamak gerekir. Sivil toplum örgütleri sesini doğru şekilde duyurmalılar. Başka örgütlerin arka bahçesi olmadan bu yapılmalı. Meydanlara çıkıyorsak, tek derdimiz Atatürk ilkelerini ve cumhuriyeti korumak olmalı. Ama bunun altından bir başka örgüt, parti ya da kişilerin hesapları çıkıyorsa bu insanları rahatsız eder. Ben tamamen cumhuriyet ilkelerini korumak üzere oradaydım.
-Aile örgütünün öneminden söz eder misiniz?
Demokrasi ailede başlıyor. İnsanlara vura vura demokrasiyi öğretemezsiniz. Temel sorun iletişimsizlik. Önyargı ailede başlıyor. Demokrasiyi ailede öğretmek, kararları ortak almayı öğrenmek lazım. Eğer çocuğa söz hakkı vermezseniz, ezerseniz yarın onu bir şekilde sizden çıkarır. Ya saldırgan davranışlarla ya da pasif davranışlarla çıkarır ki ikisi de zararlı. Hepimiz için aile eğitiminin çok önemli olduğuna inanıyorum. Onun için sürekli aileye yönelik, kadına yönelik çalışmalar yapıyorum. Ailede demokrasi olursa, ülkede ve dünyada demokrasi olabilir.
-Demokrasi açısından ülkemizdeki tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim gibi insanlar yaşadıkça durumu ümitsiz görmüyorum, en azından kendi açımdan üzerime düşeni sonuna kadar yapıyorum. Kötü bir yere gideceğimize inanmıyorum. Tabii boş oturmamak lazım. Bakın burada sizinle konuşuyoruz, dün bir başka okulda aile eğitimiyle meşguldum, yarın yine başka bir yerde konuşacağız.
Eğer ben bir aydınsam, bu sorumlulukları yerine getirmeliyim. “Bana ne, profesör olmuşum, maaşım iyi, evde oturayım, bir şeye karışmayayım” dersem, bu yanlış olur. Ben savunduğum ilkeler doğrultusunda gücümün sonuna kadar çalışıyorum, insanları eğitiyorum, o nedenle umutsuz değilim. Çevremde de bu duyarlılığı görüyorum.
-Toplumdaki kutuplaşma ve gerilimlerin kaynağı demokrasinin olmayışı mı, bu gerilimi iletişimle aşabilir miyiz?
Hep olagelmiş çatışmaları yaşıyoruz. Kutuplaşmayı, iletişimi sıkı tutarak aşabiliriz. Örneğin, türban konusuna bakacak olursak, öğrencimizin bir sorunu yok, bu olayların politik olduğunu düşünüyorum. Biz 1960’lardan beri üniversitedeyiz. Konu türban ya da Atatürk ilkeleriyse, öğrencilerin bu konuda bir sorunu yoktu. Ama o yöne doğru yönlendirildiler. Devletin kurumunun bir düzeni vardır, ben de ders anlatmaya giderken üstüme başıma çekidüzen veriyorum, istediğim şekilde gitmiyorum. Ben öğrencimle iletişim kurduğum sürece bir sıkıntı yok, ta ki arkadan bazı kesimlerin yönlendirmesi olana dek.
Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Atatürk’ün gösterdiği gibi ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesiyle yaşıyorduk. Bu herkes için geçerli, çağdaş ilkelerin altını sıkı sıkı çizmek gerekir. Atatürk’e ve cumhuriyete saldırılar her zaman olacaktır. Ama ben cumhuriyet kadını olarak, kale gibi savunuyorum. Bunun için çalışıyor, insanları eğitiyoruz...
-Kadının demokrasinin gelişimindeki rolü üzerine neler düşünüyorsunuz?
Kadın eve kapatılıyor. ‘Özgürlük’ içi boşaltılarak dile getiriliyor bugün. Aile içinde kadın da çalışır, birkaç kuruş getirirse daha mutlu olunur. Kadının özgür olması demek, herhangi bir simge altına girmesi değildir. Onun saçını nasıl tarayacağına bir erkek karar vermemeli, ben saçımı nasıl taramak istiyorsam, kendi irademle karar vermeliyim. Kadınları güçlendirirsek ülke güçlenecek, demokrasi gelişecek cumhuriyete sahip çıkılacak. Çünkü o erkek çocuğu yetiştiren de kadın, kadının aklı ne kadar özgür, demokrasiden yana olursa o çocuk ta öyle olur. Atatürk ne güzel demiş, “Dünyada gördüğünüz her şey kadının eseridir.”
Ülkemizde kadınlar aslında çok güçlü. Konuşmalarımda kadınlar beni anlıyor. Onları o hale getiren ne, bunu irdelememiz lazım. Mahalle baskısı, aile içi şiddet etkili. Ailedeki erkeği de eğitmemiz lazım. Onun için kadının özgür olmasını engelleyen her şeye karşıyım. Ancak bugün her şey sulandırıldı. Benim tek çizgim var; Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet kadını. Cumhuriyet kadınının başı açık ve diktir, aydın düşüncelidir ve çalışır, çalışır, çalışır...
Bu karmaşadan, bu gerilimden çıkmanın yolu güçlü bir aile yapısıyla olur, bunda da en büyük rolü kadın üstlenir... |