“Türkçe off!”, “Dedim: Ahh!” kitaplarıyla çok satanlar ve çok okunanlar arasında yerini alan Feyza Hepçilingirler bu sayımızın konuğu. Feyza Hepçilingirler ile öyküleri, romanları, kadınlar, gençler, memleket meseleleri, şimdisi ve sonrasıyla Türkiye, öykücülüğünün bile neredeyse önüne geçen Türkçe tutkusu ve dil üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Feyza Hepçilingirler bir koltuğa onlarca karpuz sığdırabilenlerden. Kendi deyimiyle “her tarakta bezi var.” Yıldız Teknik Üniversitesi’nde hocalık, Beksav’da öykü atölyesi, Özgür Radyo’da “Çilingir Sofrası” adında Türk Sanat Müziği Programı, Cumhuriyet kitap ekinde haftalık yazılar, Yolculuk Dergisi ve Evrensel kitap eki yazıları. Müthiş bir enerji…
Bu temponun içine bir de Kasdav Ataşehir Gönülleri Türk Sanat Müziği Korosu'nu sığdırmış. Şarkı söylemeyi de seven yazar Hepçilingirler, koro çalışmalarını 2 yıldır sürdürüyor.
Dil yazılarını, dil bilgisinin o dayanılmaz sıkıcılığından kurtaran, eğlenceli, muzip bir dille ezberimizi bozan Feyza Hepçilingirler ile Ataşehir Magazin olarak Türkçe dostları adına sohbet ettik. Aynı zamanda Ataşehir sakini olan yazarla yaptığımız uzun soluklu söyleşimizin ilk sorusu da Ataşehir oldu.
- Ne kadar zamandır Ataşehir’de oturuyorsunuz ve neden burası?
2000 yılından beri Ataşehir’deyim. Çok civcivli bir yerden buraya geldim üstelik. Cihangir’de oturuyordum daha önce. Cihangir o etkin, aktif yaşama çok uygun bir semtti, çok da olay çıkardı. Onlardan çok bıkmıştım. Buraya gelirken aslında epey bir tereddüt yaşadım. “Hayatın dışına düşüyorum ” diye. Şimdi de gidip gelmem çok sorunlu oluyor, arabam yok ve 3 vasıtayla gidiyorum Yıldız Teknik’e. Ama şurada indiğim zaman, “ohh” diyorum, aman iyi ki burada yaşıyorum, iyi ki bu yeşilliklerin arasındayım… Kendi evim burası ve “daha yakına gelsene” dediklerinde, “buradan çok memnunum” diyorum. Daha seçkin bir semt, daha kolay yaşanan, güzel yaşanan bir semt. O yüzden Ataşehir’de oturmaktan çok memnunum. Herhalde ömrümün sonuna kadar da hep burada oturacağım.
- Aslında biz sizi öykücülüğünüzle biliyoruz. Şiirle başlayıp, öykü ve romanla devam eden ve Türkçe-dil kitaplarına kadar geçen süreci biraz anlatır mısınız?
Edebiyat fakültesi mezunuyum. Yıllarca öğretmenlik yaptım ve hala da yapıyorum. Dille olan ilgim yalnız mezun olduğum okulla sınırlı kalmadı. Her an, her saat, her gün içindeyim.
Şiirle başladım ama şiir kitabı hiç yazmadım, yazmayı da düşünmüyorum. Öykü… Benim asıl alanım öykü. İki tane romanım da var. Ama kendimi tek sözcükle tanımlamam gerekirse, öykücüyüm. Dil yazılarını da zaten daha çok öykücü tarafımı kullanarak yazıyorum. Öyle kuru kuru yazmak istemiyorum. Çünkü dil bilgisi, eninde sonunda dil yazısı ağırlıklı bir yazı oluyor ve dil yazıları da sevimsizdir. Matematiktir. Matematiği de ancak, hoca sevimli gösterebilir. Ben de dil bilgisini sevimli göstermeye çalışan, dil hocasıyım.
- Özellikle Türkçenin yanlış kullanımına yönelik bir savaşınız var. Bunu “Türkçe Off” kitabınızda ironik bir biçimde sergiliyorsunuz aslında. Türkçenin yolculuğu Türkiye siyasi yaşamıyla ne kadar paralellik gösteriyor sizce?
Çok paralellik gösteriyor. Mesela Osmanlı döneminde halk Türkçe konuşuyordu yine. Ama, Osmanlı yönünü Doğu’ya dönmüş bir yönetim olduğu için, Doğu dillerinin, Arapça ve Farsçanın ağırlığı vardı. O kadar ağırlaştı ki dil, neredeyse iskeleti Türkçe olan bütün diğer organları Arapça, Farsça olan bir ağaç haline geldi. Sonra Tanzimat’la birlikte devlet yüzünü Batı’ya çevirdi ve dolayısıyla Fransızca sözcükler girmeye başladı. Şimdi de Amerikan uydusu gibiyiz. Dolayısıyla dilimize İngilizcenin girmesi de kaçınılmaz oldu.
- Öyleyse en çok suçlanan olmasına rağmen, en masum taraf olan da halk değil mi burada?
Evet. Aslında halk kendi diline hiç ihanet etmiyor. Osmanlı döneminde de halk Türkçe konuşuyordu, yazabildiği kadar da Türkçe yazıyordu. Okumuşlar, kendilerini kültürlü göstermek için tıpkı bugün de olduğu gibi, Arapça, Farsça sözcükler kullanıyordu.
Bugün ama eskiden farklı ve benim biraz tehlikeli bulduğum bir oluşum var. O da televizyonların da böyle bir özenti içinde olması. Bu, halkta bir geri kalmışlık duygusu uyandırıyor ve bu geri kalmışlık duygusundan kurtulmak için onlar da olabildiği kadar İngilizce sözcük kullanmaya çalışıyorlar.
- Dil ve düşünce arasında çok yakın bir ilişki var. Hatta düşüncenin dilden doğduğu üzerine kuramlar var. Bu açıdan bakarsak, konuşma dili, yazı dili acaba nasıl etkiliyor düşünsel dünyamızı?
Şöyle bir gidiş görüyorum; İngilizce sözcük kullanmak bir moda, evet ama çok da hafife almamamız gereken bir moda. Çünkü kullandığımız İngilizce sözcükleri hepimiz kullanıyoruz, neredeyse zorunlu olarak kullanıyoruz. O sözcüklerin geçmişini bilmiyoruz, türevlerini bilmiyoruz, hangi kökten geldiğini bilmiyoruz, kazandığı yan anlamları bilmiyoruz. Ama o sözcüğü kullanıyoruz. Dolayısıyla o sözcükle ilgili anlam boşluğu da var. O anlam boşlukları beni çok endişelendiriyor. Çünkü o söylediğimiz sözcüğün ne anlama geldiğini kestirmemiz çok mümkün değil. Bu konuşurken de, düşünürken de, dinlerken de böyle. Karşımızdaki bol miktarda İngilizce sözcük içeren laflar ettiğinde konuşmayı belki yarı yarıya anlıyoruz, tamamını anlamıyoruz. Ve en tehlikelisi de anlamamayı doğal karşılamaya başladık. Yani anlamış gibi davranıyoruz. Ve düşüncemizi de o tam anladığımız şeyin üzerine oturtuyoruz ve dolayısıyla da sarsıntı orada başlıyor.
- Siz aydınlanmacı meşaleyi taşıyan son kuşak aydınlardan birisiniz. Türkiye’nin gelmiş olduğu noktada aydının konumunu nasıl görüyorsunuz? Bununla ilgili olarak Türkiye’nin yakın ve uzak vadeli geleceği hakkında düşünceleriniz neler?
Türkiye hep zor günlerden geçiyor denilir ya, hep öyledir. O dar, zor günler hiç geçmez. Oysa Türkiye büyük bir ülke, içinde yaşarken bunun çok farkına varamıyoruz ama. Benim dışarıdan bakma olanağım da oldu. Hem Doğu’dan hem Batı’dan bakma olanağım oldu. Türkiye bizim önemsemediğimiz kadar her an başka bir yola girebilecek kaypaklıkta uydu bir ülke değil. Daha doğrusu öyle olmamalı. Benim Türkiye ile ilgili düşündüğüm özlediğim şey, kendi gücüne güvenmesi, dikilmesi, ayakta durması, onurlu davranması başka bir deyişle… Bunu yapabilecek mi Türkiye? Yakın dönemde pek yapacak gibi görünmüyor. Umudumuz hep olduğu gibi yeni yetişen kuşaklarda. Onlar belki, Türkiye’yi biraz daha yükseltip, biraz daha onurlu kendi bağımsızlığına sahip noktaya getirir.
- Yeni nesilde böyle bir umut görüyor musunuz?
Görmüyoruz maalesef… Üniversitede hocalık yaptığım için, yeni neslin de içindeyim. En fazla okuması gereken insanlar üniversite öğrencileri. Ama okumaya o kadar uzak duruyorlar ki. Okumadan da bilinebilir belki, diye düşünüyorlar. Bildikleri gündelik dedikodu. Onun dışında onları kültürlü yapacak ya da Türkiye’nin yarınlarına yönelik bir şeyler yapacak herhangi bir donanıma sahip değiller, sahip olmadıklarının bilincinde de değiller. Ve bilincinde olmayınca da böyle bir şeyi edinmek için hiçbir çaba göstermiyorlar. O yüzden o umut da, bizim kendimizi ayakta tutmak için var ettiğimiz bir umut. Dayanağı var mı derseniz, ne yazık ki oradan büyük bir umutsuzluk çıkar.
- Gençler için böyle düşünüyoruz da, aydınların konumunu nasıl görüyorsunuz? Hırsızın hiç mi suçu yok?
Doğru diyorsunuz… Yazarlarda da bir itibar kaybı oldu. Mesela, 1 Eylül Barış Günü’nde yazarlar basın açıklaması yaptı Taksim’de. Gazeteciler vardı ama bir tek polis bile yoktu. Bu önemlidir. Çünkü polis ciddiye almamış. “Ne çıkacak ki yazarlardan” demiş… Bir saat kadar sonra İHD’nin yürüyüşü vardı Barış Günü dolayısıyla, inanılmaz kalabalık vardı… “Bizi ciddiye almıyor” diye, aşağılık kompleksine kapıldık…
Yazarlar da toplumla birlikte bir şey yapmak yerine, başka bir yarışa girdi. Hepsini kastetmiyorum elbette. “Türkiye’nin çıkarına değil de kendi çıkarına hangisi daha uygundur” diye düşünüyor.
Bu kendini parlatma yarışı, yazdıkları eserlerden çok kendilerini ön plana çıkarma yarışı. Yakışıklı ve güzel yazarlar daha çok ilgi çeker oldu. Oysa yazardan söz ediyorsak, elbette orada yazarın yazdığı önemlidir. Bu Türkiye için şu anda aşılacak bir şey midir bilmiyorum ama televizyonun ve görselliğin özellikle çok öne çıkması nedeniyle böyle bir şey var.
Edebiyatın kendisi toplumdan çok koptu. Yeni nesil edebiyat bunalım edebiyatı
- Son dönemde Türk edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyatın kendisi de toplumdan çok koptu. Edebiyat diye üretilen şeylere bakıyorsunuz, onlarda da anlatılan eski Türk filmleri kadar bile değil. Kemal Sunal filmlerinde bile toplumsal meselelere dair bir şeyler görürdünüz. Şimdi üretilen eserlere bir bakın, bir bunalım edebiyatı var. Sıkılıyor, bunalıyor, sevgilisi terk etmiş, neden bunaldığı belli değil hatta. Ama bu bunalım, bulaşıcı da bir şey. Onun bunalımını okuyup başkalarının da bunalıma düşmesine gerek yok.
Üretilen eserlerde edebi kaygı değil, ticari kaygı ön planda.
Ayrıca herkes yazı yazmak istiyor. İki günde yazar olanlar var. Bir roman yazmış uyduruk, kaydırık ama Tolstoy gibi geziyor adam.
- Sizin bir sakıncalı piyade durumunuz var. 12 Eylül, YÖK, üniversiten istifa… ‘Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar’ kitabınız da o dönemin kitabı?
Daha önceden başladığım bir romanım vardı. Ama o arada sürgün yiyince ara verdim romana. O dönemde 9 Eylül Üniversitesi’ndeydim. Sıkıyönetim beni, “Ege sınırları içinde” sakıncalı buldu. Görev yapmamı yasakladı. Ve Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne sürdü. Aslında amaç istifaya zorlamaktı. 2 çocuğum var, ikisi de küçük okul çağında. Onları götüremezdim. Herhalde “istifa eder” diye düşündüler ama gittim Karadeniz’e. Sonra biraz araştırdım ki, beni orada da tutmayacaklar. Zaten istifa ederken de; “Ege bölgesi için söz konusu olan sakıncalarımdan, Karadenizli gençleri korumak amacıyla istifa ediyorum” dedim. Çünkü sakıncalıysam, onlara da bulaşır. Karadenizli gençler aşılı değiller herhalde sakıncaya karşı.
Öyle bir şey ki; “Ne yaptım da sakıncalı oldum” diye soruyorsunuz, “Cevap veremeyiz, ordu sırrıdır” diyorlar. Haksızlığa uğramışlığı damarlarınızda hissediyorsunuz. O bende nasıl bir posa yarattıysa, bunu yazmadan başka hiçbir şey yazamayacağıma karar verdim ve “Kırmızı Karanfil Nasıl Solar” çıktı ortaya. Neredeyse belgesel gibi bir roman oldu. Trabzon sürgününü, bir başınalığı, yalnız bırakılmayı yazdım, rahatladım ve sonra öbürlerine devam ettim tekrar.
-Kadın duyarlılığını yansıtan öyküleriniz de var…
Kadınları yazmayı seviyorum. Erkeklerin daha şeffaf olduklarını düşünüyorum. Çok fazla gizli kapaklı şeyleri yok. Ne düşünüyorlarsa onu söylüyorlar, ne söylüyorlarsa onu düşünüyorlar. Dolayısıyla “iç dünyalarında neler oluyor” gibi bir merak uyandırmıyorlar. Oysa kadın asla düşünmediği şeyi söyleyebilir, yaşadığı şeyi ele vermeyecek biçimde konuşabilir. Daima gizemli bir tarafı var. Ben de onların içindeyim, onlardan biriyim. Dolayısıyla onları en iyi anlayacak kesimden biriyim. Kadınları yazmak o yüzden bana çekici geliyor
- Sizin daha geniş kitlelere ulaşımınız “Türkçe Off!” la oldu diyebiliriz. Diline uzak, dilinin zenginliğinden habersiz bir toplumda, Türkçe üzerine yazmış olduğunuz kitabın 30 baskı yapması, çok satan olması ironik değil mi?
Son derece ironik buluyorum. Türkçe Off’u yayınevine verdiğimde, yayınevi, “bizim böyle bir kategorimiz yok, nerde yayınlayacağız bunu” diye tereddüt etti. Emre Kongar danışmanıydı Remzi Kitabevi’nin. Şöyle bir karıştırdı kitabı, “basın bu kitabı” dedi ve o sayede basıldı. Bir hafta sonra yeni baskısı çıktı, sonra bir daha bir daha. Şu an 32. baskıda. Bir dil kitabının 32 baskı yapması görülmüş şey değil.
Ama onda da acıklı bir şey öğrendim. Okullara konuşmalar yapmaya gidiyorum. Edebiyat öğretmenlerinden biri dedi ki; “Ben on yıldır bu kitabı ara ara okutuyorum. İlk okutmaya başladığımda bazı örneklere öğrenciler çok gülüyordu, “yapılır mı öyle saçmalık” diye kahkahalar atıyorlardı. Şimdi aynı örnekler “Eee nolmuş yani” diye karşılanıyor. Evet, yanlışları eleştirdiğim kitap büyük bir ilgi görüyor ama o yanlışlar da hızla yaygınlaşıyor. Olağanlaşıyor.
- Kitaplarınız “Türkçe off!”, “Dedim; ahh!”, ne zaman bir “Ohh!”diyeceğiz?
Yakın bir zamanda gelecek gibi görünmüyor. Çünkü ahlamalar oflamalar devam ediyor. Beni umutlandıran yine de şöyle bir durum var; gerçi tabelalarda filan İngilizcenin azalması pek söz konusu değil ama bir bilinç uyanması da söz konusu. Ama bu uyanış da beni endişelendiriyor; diline sahip çıkmak insanı çok kolay milliyetçiliğe de savurabilir. Oysa ben, küreselleşme adını verdiğimiz dalgada (ki emperyalizmin yeni adıdır küreselleşme) kendi benliğini kaybetmeme savaşımını veriyorum. Bunu “Türkçe dünya dillerinden en üstün dildir, bir Türk dünyaya bedeldir” falan gibi milliyetçiliğin uç noktalarına savrulmaktan da korumamız gerekir. Çünkü bütün dillere sahip çıkmamız gerekiyor.
Benim milliyetçiliğin sakıncalı gördüğüm yanı; Türkçeyi savunurken, mesela; Kürtçenin konuşulmasına, yazılmasına karşı çıkılması. “Show” diye televizyonumuz var ama oradaki çift v’yi newroz da kullanan biri mahkemelik oluyor, radyoda öyle yayın yapılsa radyo kapatılıyor. Bu çifte standarda son vermek gerekiyor. Biz nasıl dilimize sahip çıkmak durumundaysak, isterse 15 kişinin dili olsun, o dile de sahip çıkmalıyız. Çünkü diller dünyanın zenginliğidir. Küçücük bir dilin bile ortadan kalkması, o dille yaratılmış ninnilerin, türkülerin, masalların ortadan kalkması demek. Bunun önüne geçilmez ise dünya tümüyle Amerikanlaşacak. Eskimolar, Kızılderililer kendi dillerini korumalı, biz de ülkemiz içindeki bütün dillere sahip çıkmak ve onları korumakla yükümlüyüz. Milliyetçilikten korktuğum nokta; “Türkçe yaşasın öbür diller ölsün”anlayışı. Bu şu demek; ben yaşayayım, başka herkes ölsün. Bir dilin bile eksilmesi, dünya üzerindeki kültürün biraz daha azalması demektir.
- Sizinle söyleşiye gelenler, sohbet edenler dil bilirkişisi olmanız nedeniyle bir gerilim yaşıyorlar mı?
Çok oluyor. “Sizinle konuşmak çok zor Feyza Hanım” diyerek başlıyorlar. Oysa benim rahatsız etmek istediğim, benimle konuşan insanlar değil. Öbürlerinin de hiç umurunda değil zaten. Yanlışlarını eleştirdiğimiz, örnek verdiğimiz insanlar ilgilenmiyor bile. O tedirginliği zaten güzel konuşmakta olan insanlar yaşıyor. Bu da başka bir iç acısı…
Feyza Hepçilingirler kimdir?
1948’de Ayvalık’ta doğdu. İlk ve ortaokulu Ayvalık'ta, liseyi İzmir Kız Lisesi'nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İzmir Kemalpaşa ve İzmir Karataş liselerinde edebiyat öğretmeni, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983'te, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasasının 2. maddesine dayandırılarak Ege Bölgesi sınırları içinde görev yapması yasaklandı. YÖK tarafından sürüldüğü Karadeniz Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi'nden, 1984'te istifasının ardından, İzmir ve 1992 yılında taşındığı İstanbul’da çeşitli özel eğitim kurumlarında görev yaptı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisidir. Bir oğlu ve bir kızı var.
1981'de Akademi Kitabevi yarışmasında 'Sabah Yolcuları' adlı dosyasıyla Öykü Birincilik, ödülünü, 'Eski Bir Balerin' kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı (1985), 'Potluğu Gidermek' öyküsüyle Yunus Nadi Armağanı Öykü İkincilik Ödülü’nü (1989), 'Ne Güzel Ölmüştüm' öyküsüyle Borski Grümen (Balkan Yazarlar Karşılaşması) Ödülü’nü (1991), 'Savrulmalar' adlı öykü kitabıyla da Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü (1997) alan Hepçilingirler’in öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce ve Sırp-Hırvatçaya çevrildi. Öykülerinden bir seçki de “Die Hochzeitsnacht” adıyla Almanya’da yayımlandı.
Yapıtları:
Öykü: Sabah Yolcuları, Eski Bir Balerin, Ürkek Kuşlar, Kırlangıçsız Geçti Yaz, Savrulmalar, Öykünmece
Roman: Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar, Tanrı Kadın
Çocuk ve gençlik kitapları: Yanlışlıklar, Uçtu Uçtu Pelin Uçtu, Üç Nokta Bir Çizgi, Çirkin Prenses, Ya Armut Ağacı Olursam
Düzyazı, deneme ve eleştirileri: Türkçe “Off”, Dedim: “Ahh!”, Sorulmadan, Türkçe Dil Bilgisi, Yıldızların Suya Döküldüğü-Türkçe Günlükleri-1, Dilin Zamana Dokunduğu-Türkçe Günlükleri-2, Dilim Dilim Anadilim (Türkçe “Off”3)
|